O Tribünde Nefes Alırken Bu Satırlara Yazıyordum: Genç Mustafa'ya Bir Not
Sevgili gençlik garip bir aynadır; hem kendinizin en büyük hayranı hem de en ağır eleştirmenisiniz. Oysa ben, o anları yaşarken, o tribünlerin ortasında, her şeyin mükemmel bir senfonide birleşeceğine olan o saf inancın verdiği kibirle hareket ediyordum sanırım. Şimdi bu klavye başında, yılların o ağır, nemli kokusuyla karışmış bu tahrip olmuş heyecanla yazıyorum bu satırları. Sanki bütün o gençlik telaşı, bu yazının kağıdına değil de, o eski, yıpranmış forma kumaşının liflerine işlemiş gibi.
Hatırlıyorum da, o günler ne kadar büyük bir bilinmezlik perdesiyle örtülüydü. Bizler, futbolu sadece bir oyun olarak görmezdik; o, yaşanmışlığın tamamıydı. Bir maçın üç çeyrekteki o tökezlemesi, sanki hayatın bütün tökezlemeleriydi bizim için. Oysa şimdi geriye dönüp baktığımda, o büyük yapıları kurmanın aceleciliğimizin, bu kadar sağlam bir temel üzerine değil, o anki duygusal zirvelerin gösterdiği zemin üzerine inşa edildiğini görüyorum.
O zamanlar, bir oyuncunun basit bir pozisyon bilgisindeki eksiklik, sanki sezonun bütün taktiksel disiplinini altüst eden yapısal bir kusur gibi algılanırdı. Bir defa, o 90'ların kış maçlarından birinde, takımın orta sahadaki o geçiş oyunundaki o ritim bozukluğunu kafamda defalarca oynattım. Her pasın vuruşu, her koşunun açısı, sanki bu büyük baladın ayırılabilemez bir bölümüydü. Oysa şimdi, sevgili eski ben, o ritim bozukluğunun, belki de o dönemin oyuncularının henüz tam olarak olgunlaşmamış, sahneye yeni adım atan genç ruhlarının doğal bir gerilimi olduğunu anlıyorum. Bizler, o gerilimi hemen bir felaket olarak okuyorduk.
Sabrın Taktiksel Değeri
İşte en çok bundan ders almamız gereken nokta sanırım: sabır. Oysa bizler, sanki her şeyin anında nihai bir çözüme ulaşması gerektiğini düşünen aceleci ruhlarla doluyduk. Tam da bu ani çözülme beklentisi, bazen en büyük düşmanımız oluyor. Bazen o "rastlantısal görünen" anlık aksilikler, aslında bütün o karmaşık sistemin kendini yeniden kalibre etme zorunluluğuydu. Tıpkı bir fotoğrafın, mükemmel kareyi yakalamak için birkaç deneme gerektirmesi gibi.
Oysa o gençlik heyecanı, her şeyin o ilk denemede kusursuz olması gerektiği yanılgısıyla besleniyordu. O saf, yırtıcı beklenti, bazen en güzel olanı bile aceleyle yıpratıyordu.
Bu satırları yazarken düşünüyorum da, tüm bu iniş çıkışlar, sadece sahada yaşanan bir skor tablosuyla özetlenmeyecek kadar katmanlıydı. Her pasın altında bir ders, her tribün uğultusunda çözülmeyi bekleyen bir denklemdi. Ve o denklemin çözümü aceleyle değil, ağırbaşlı bir dinginlikle aranmalıydı. O dinginlik ise, en zor bulunan şeydi sanırım.
Umarım bu yazıyı okuyan o genç ben, bu olgunlukla, o zamanki tutkuyu takdir edebilmiştir. Yoksa sadece telaşla parçalamıştır her şeyi.